La İlahe İllallah

''Küfre hasımlığım İslam'a olan hısımlığımdandır. Allah ve Resûlü'ne düşman olmayan herkese hakkımı helal ediyorum.'


Waldo, sen neden burada değilsin?

Serdar Akinan

05 Ocak 2009 Pazartesi

Faşist İsrail Devleti, dün dünyanın en büyük toplama kampı Gazze'ye karadan binlerce askerle girdi.

Bir haftada yüzlerce insanı öldürdü bu faşistler...

Şimdi karadan ilerliyorlar... Hamas direniyor.

Dünya susuyor.

O çok sevimli Obama nerede?

Tek bir kelime duydunuz mu 'Müslüman' Obama'dan?

Avrupa; 'medeni' Avrupa nerede?

İnsan haklarının, demokrasinin, 'iyi ve güzel' olan her şeyin kalbi Avrupa'dan bir ses duyan var mı?

Bu katliama sessiz kalmaları gerçeğin itirafıdır. Bosna'yı hatırlayın... Çeçenistan'ı hatırlayın... Irak'ı hatırlayın...

Onlar insan, biz yerliyiz. Bu gerçeği görüyoruz artık.

Jean Paul Sartre, Fantz Fanon'un 'Yeryüzü'nün Lanetlileri' adlı başyapıtına yazdığı önsözüne şu cümle ile başlar:

 'Çok uzun olmayan bir süre önce yeryüzünde iki milyar insan vardı, bunların beş yüz milyonu insandı, bir milyar beşyüz milyonu yerliydi...'

Yerli olmak onurdur.

Dün bu onuru paylaşan on binler vardı Türkiye'de...

Çağlayan'da, Diyarbakır'da, Taksim'de toplanan, buz gibi havada, sağanak yağmur altında toplanan on binlerce insan...

İslamcı, milliyetçi, Türk, Kürt, solcu, hiçbir şeyci... Sadece insan olduğunu haykırmak isteyen on binlerce yürek bir araya geldi ve haykırdı...
İnsan olduğunu anımsamak isteyen, yaşananlara bakıyor. Vicdanını yokluyor. Bir şey yapıyor... Dün on binler ayağa kalktı.
İsrail, ABD ve AB temsil ettikleri değerlerle Türk insanı için bir samimiyet sınavından geçti.

Ve, elbette geçemediler...

Sözüm ona 'aydın'lara sesleniyorum.

Hadi kalkın ve ABD'yi, AB'yi ve İsrail'i savunun...

İçinde 'insan hakları' ve 'demokrasi' olan cümleler duymak istiyorum sizden...

Medeniyetle başlayan kudretli cümleler...

Sessizliğiniz bizi onurlandırıyor Türkiye'nin kıymetli aydınları...

Gazze'de kardeşlerimiz, kızlarımız, ağbilerimiz, annelerimiz ve babalarımız misket bombaları ile öldürülürken bir başka şeyi başarıyorlar.

Öldürülen her çocuk bize; Türkiye'nin sıradan insanlarına bir başka unutulan gerçeği hatırlatıyor.

Dün, Türkiye ayaktaydı...

Türkiye'den açılan cephe vicdanlarımız kadar uçsuz bucaksızdır.

Son sözüm bilmeyen için küçük bir hikaye...

Henry David Thoreau, Amerika'nın Meksika'ya karşı yürüttüğü savaş sırasında konan vergiyi, 'Ödediği paralar bir insanı öldürmek üzere kullanılmasın' gerekçesiyle vermeyi reddedince bir gece hapiste yatti. Kendisinden 14 yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:

- Henry, neden buradasın?
-Waldo, sen neden burada değilsin?

Henüz ayağa kalkamayan dostlarımız sahi neden burada değilsiniz?

AKŞAM

Hamas'ın Kuruluş Bildirgesi







HAMAS'ın Kuruluş Bildirgesi

18 Ağustos 1988

Rahim Olan Allah'ın Adıyla

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır. Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez. Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.” (A-li İmran 110-112)

 

İsrail, İslâm, ondan evvelkileri yok ettiği gibi sadece onu da yok edinceye kadar varolacak ve varolmaya devâm edecektir. (Şehid İmam Hasan el-Benna)

 

İslam Dünyası ateş içindedir. Birimiz bir diğerini beklemeksizin ve suyun azlığına bakmaksızın onu söndürmek için biraz su dökmeliyiz (Rahmetli Şeyh Ahmed el-Zahavi)

Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

Giriş

Hamdolsun o Allah'a ki, O'ndan yardım diler, O'nun bağışlayıcılığını, rehberliğini ve desteğini ararız. Allah Peygamber'i kutsamış ve O'na, ashabına, destekleyicilerine ve O'nun mesajını taşıyıp O'nun kanunlarına tabi olanlara büyük bir kurtuluş bahşetmiştir. Bundan dolayı yer ve gök varoldukça dualar ve kurtuluş varolacaktır. Bundan sonra:

 

Ey İnsanlar!

 

Sorunların orta yeri ve acılar denizinin ortasından, inançlı kalplerin çarpıntılarıyla, temizlenmiş ellerle, sorumluluk duygusuyla ve  Allah'ın emirlerine cevap olarak mesaj insanları toplayıp bir araya getirmekte, onları Allah'ın yoluna sevketmekte, onların azimli bir şekilde yaşamlarındaki rolü yerine getirmeleri, bütün engellerin ve yollarında önlerine çıkan zorlukların üstesinden gelmeleri için onlara yol göstermektedir. Azimli ve kararlı hazırlanma devam etmekte, böylelikle yaşamı ve yaşamda değerli olan her şeyi Allah'ın rızası uğruna feda etmek için hazırda beklemektedir.

 

İşte Direniş Hareketi'nin esas yolu, içerde ve dışarıda, umut ve beklentilerin, istek ve dileklerin, huzursuzluk, sorun, isyan ve engellerin, ızdırap ve meydan okuyuşların fırtınalı denizi üzerine döşenmiştir.

Fikir ve teori olgunlaşınca, heyecandan ve öfke dolu acelecilikten uzak bir şekilde tohum büyümüş ve bitki, gerçekliğin tabanını yararak onun üzerinde kök salmıştır. İslami Direniş Hareketi (HAMAS), Yaratıcı'nın rızası yolunda çabalama rolünü yerine getirmek için ortaya çıkmış, silahları da Filistin'in Özgürlüğü için çarpışan savaşçıların elindedir. HAMAS savaşçılarının ruhu bugüne kadar, Peygamber'in (Allah O'nu kutsasın ve O'na kurtuluş bahşetsin)  yoldaşları tarafından fethedildiğinden beri, Filistin'in toprağı üzerinde hayatını feda eden savaşçıların ruhlarıyla karşılaşmaktadır.

 

İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'ın bu bildirge ve sözleşmesi, O'nun resmini betimlemekte, kimliğini açığa çıkarmakta, duruşunu göstermekte, hedeflerini açıklamakta, beklenti ve umutlarından bahsetmekte, desteklenmesi, kabullenilmesi ve bünyesine katılım için çağrıda bulunmaktadır. Yahudiler karşısındaki mücadelemiz, çok yüce ve çok ciddi bir iştir. Ki bu mücadele çok samimi ve içten çabalara ihtiyaç duymaktadır. Bu adımımız, kaçınılmaz bir şekilde diğer adımlar tarafından takip edilmelidir. Direniş Hareketi bir bölüktür ki, Allah düşmanı mağlup edinceye ve Allah'ın zaferi vuku buluncaya kadar Arap ve İslam Dünyası'nın bu geniş coğrafyasından çok daha fazla bölüklerle desteklenmelidir.

 

Böylelikle biz onların gelişlerinin yaklaştığını görmekte ve siz bundan sonra şunu bilmelisiniz ki”: Allah: «Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.» diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galipdir.(Mücadele 21)

De ki: İşte benim yolum budur; basiret üzere Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar (işte böyleyiz). Ben Allah'ı tesbih ederim ve ben müşriklerden değilim. (Yusuf 107).

 

HAMAS, dayanıklılık ve cesaret demektir (Al-Mucem –al-Vasit, 1.Cilt)

“Allah belanızı versin..!” diyebilir miyim?

Serdar Akinan


31 Aralık 2008 Çarşamba
   

İsrail’in katliamı hızla sürerken Türk medyası üzerinden bir okuma yapmak mümkün.

Mesela bazı köşe yazarlarını okuyor musunuz? Başbakan’ın İsrail’e çıkışına öfkeliler...

Başbakan Erdoğan sözlerine dikkat etmeliymiş...

İsrail’i bu kadar sert kınayan tek bir lider dünyada yokmuş.

Bu müsvedde vicdanlıların değil gazeteciliklerinden insanlıklarından şüphe duyuyorum.

22 Aralık tarihinde Ankara’da ne oldu? Çok açık değil mi?

Başbakan’ın bu öfkesi neden?

İsrail açıkça yalan söyledi. Ankara’yı kandırdı... O -sözüm ona- “tarihsel misyonu” bir kalemde silip çöpe attı.

Başbakan’ın satır aralarındaki öfkeyi doğru okuyun. Akacak kanı gördü... Vicdanı kustu.

Bunu görmeyen “uzman” gazeteciler, Başbakan’ı uyarıyorlar...

“Aman, sözlerine dikkat et..!”

Çocuklar ölüyor... Masum çocuklar... Kör müsünüz? Gelen görüntüleri, fotoğrafları görmüyor musunuz?

Bu arada o “liberal aydınlar” nerede?

İsrail’e sesinizi yükseltmeyin... Hamas’ı kınayan ABD’ye susarak destek atın... “Demokrasinin kalesi” AB’nin eylemsizliğine katılın...

Çeçenistan’da, Bosna’da aynısını yapmadınız mı?

Soros’un sevgili çocukları nerede? Sesiniz neden çıkmıyor? Neden meydanlarda sizi göremiyoruz?

Hadi bir zahmet bir özür kampanyası daha yapın...

Altı üstü bir internet sitesi...

Bir “tık”...

İnsanlıktan özür dileyin...

“Sessiz kaldık... Özür dileriz...”

Susmayın...

Bebeklerin cesetlerine bakarken ne hissediyorsunuz?

İşte “açık toplum”, işte “demokrasi”, işte “ABD”, işte “insan hakları”...

Bu kanlı katarın elbette bir iki vagonu daha var...

Arap yönetimleri... Kuzey Irak Kürtleri... Kürselleşmeci “cici” cemaatlerin ABD’de mukim “işbilirlikçi” efendileri... İsrail ordusunun Türkiye’de eğitimine ses çıkartmayan “ulusalcılar”... Zırt pırt açıklama yapan asker...

Mesele din değil... Mesele etnisite değil... Mesele siyaset değil... Mesele nereden nemalandığınız veya kimliğinizi neye göre inşa ettiğiniz de değil...

Mesele çok basit... İnsan olmak.

O fotoğraflara bakın... O çocuk cesetlerine...

Yüreğinizden yükselen ne?

Bu kadar laf ettik vitrindekilere... Okuyanlar, izleyenler, susanlar... Siz? Biz...Yani hepimiz...?

Türkiye’nin en çok okunan internet sitelerinde, “en çok tıklanan haberler” diye bir bölüm var...

Son üç gündür bakıyorum sıralamalara...

En çok tıklanan Gazze’den gelen haberler ve fotoğraflar değil...

Kim kimi nasıl düzmüş... Kimin poposu daha seksiymiş... 2008’in en çok tıklanan memesi nasılmış...

Ey Türkiye, vicdanın nerede? Nerende?

AKŞAM
KAYNAK

Sorgulanmayan Hayatlar… Sorgulamayan Gençler…

…eski Türk filmlerinde vardı… Hulusi Kentmen’in canlandırdığı, oğullarını döven baba tiplemeleri…

Ortalama her filmde; hatta aynı film içinde farklı nedenlerle oğullarını döverdi… kimini çapkın olup kadın peşinde koşturduğu için… kimini kumar oynadığı için…

…anlamadığım şey, neden “Düşünen” evladını da dövdüğüydü babanın…!

“…devleti kurtarmak sana mı kaldı…? Sistemi eleştirmek sana mı kaldı…? Sen kim sistemi eleştirmek kim…?” diye de hırpalıyordu oğlunu.

Kendi babamı düşünüyorum… bize sürekli sorgulamamızı tembih ediyordu… “Yavrularım… sorgulayın… hayatı sorgulayın…” diyordu… “Yaşadığınız hayattı sorgulayın… kainatı sorgulayın… insanı sorgulayın… bu hayatın öncesini sorgulayın… hayatın sonrasını sorgulayın… sorgulamadan yaşadığınız bir hayat, sorgulamadan taşıdığınız bir düşünce hiçbir değer taşımaz… sorgulayın ki herhangi bir şeyi kabul ederken, kabul ettiğiniz şeyin ne olduğunu bilerek kabul edin… ve yine sorgulayın ki, reddettiğiniz şeyin ne olduğunu bilerek red edin… aksi halde koyundan farkınız kalmaz… koyun gibi davranmak insan onuruna yakışmaz… sorgulayan bir beyinden hiç kimseye zarar gelmez… ne kendinize ne de çevrenize… ama sorgulamıyorsanız, bir ömür boyu taşıdığınızı sandığınız düşünceler, aslında sadece bir dayatma olacak… hiç birisi ‘değer’e dönüşmeyecek… ben evlatlarımın düşünmeyen, düşünce sistemleri gelişmemiş çocuklar olmasını istemiyorum… beni seviyorsanız, beni memnun etmek istiyorsanız sorgulayın insanı… hayatı… kainatı… öncesini… ve sonrasını…” diyordu.



Mailler atıyorsunuz ya “Mehtap Hanım… olaylara bakış açınız çok güzel… çok değişik… çok farklı… nerden bakıyorsunuz… nasıl değerlendiriyorsunuz…?” diye.

…işte buradan…

…yani geçmişten gelen bir sorgulama sistemiyle… her şeyi sorgulayarak hem de… sorgulanmış/sorgulanmamış ne varsa üzerinde düşünerek… bulunmuş/bulunmamış ne kadar cevap varsa, her soruya kendi cevaplarımı bularak sorguluyorum ben…

…çünkü benim Hulusi Kentmen’in canlandırdığı karakterlerde olduğu gibi sisteme dokunmaktan korkan bir babam olmadı… hayatının her iki evresinde de, içinde bulunduğu hayatı sorgulayan ve değer yargılarını oturtmuş bir babam oldu… evlatlarının korkularından korkmayan… bu korkuların insani olduğunu düşünen… sadece iyi bir klavuz olması gerektiğini bilen bir babam vardı…

…çünkü babam insan psikolojisini gerçekten iyi tanıyordu… insanın ihtiyaçlarını biliyordu… insanda neyin olduğunu… bu olanlardan neyin çıktığını aklediyordu… tam da bu nedenle büyüme dönemlerimizin tüm doğal ihtiyaçlarını karşılamamız için bize yardımcı oldu… annemle birlikte sağlıklı büyümemiz için ne gerekiyorsa yaptı…

…çünkü benim annem ve babam, bizi sağlıklı yetiştirmenin tek koşulunun, ballı sütler içirmeleri gerektiği olduğunu düşünmediler… yerine göre bir çocuk soğan ekmek de yer… karnı doyar… ama bilgi ile donanmazsa beyin hücreleri ölür diye düşündüler… tam da bu nedenle önce kendileri sorguladılar hayatı… sonra bize öğrettiler nasıl sorgulanacağını… ve vücudumuzu büyüten besin maddelerinin yanında, daha değerli bir hediye verdiler bize… beynimizi kullanmayı öğrettiler… aklımızın sağlıklı bilgiye ulaşması için bilgi ile donanması gerektiği gerçeğiyle buluşturdular…

…çünkü bize okumamızı önerdiler… kendileri okuyarak ve bizimle okuduklarını konuşarak sevdirdiler okumayı… hiç korkmadan, ayrım yapmadan okumamızı istediler… biliyorlardı ki sürekli okuyan insanlar, bir süre sonra kendi şablonlarını oluştururlar… okuyan insandan zarar gelmeyeceğini biliyorlardı… tam da bu nedenle düzenli bir şekilde okumamızı sağladılar…

…çünkü okuyarak insan ne olur ki…! bizim ülkemizde zaten ya -din düşmanı olmayan- iyi bir solcu… ya iyi bir Müslüman… ya da ideolojilerden uzak ama iyi bir okuyucu…

…okuyan/düşünen/sorgulayan insandan kimseye zarar gelmez sevgili okurlar…

…okuyan insan “TARAF” olur evet… ama kendi hayatını üzerine kurmak istediği ideolojinin tarafı olur… okuyarak, sorgulayarak, bilgi ile donanarak “Taraf” olan kişiden kimseye zarar gelmez…

…ama okumadan koyun gibi güdülerek “Taraf” olmuşsa…? –ki bu durumda bir kavram kargaşası vardır. Çünkü bu durumun adına başka bir şey derler-  işte o zaman kötü… çünkü öyle bir durumda “taraf” olmaz… sadece “FANATİK” olur o kadar… fanatiklerin de neler yaptığını hepimiz biliyoruz zaten… bir futbol takımının fanatiği olunca stadyumları kırıp geçiriyorlar… ideolojinin fanatiği olunca da cadde ve sokakları…

…çünkü okuyarak, bilgi ile donanarak, sorgulayarak taraf olanlar cidden zarar vermezler… çünkü taraf olmayanlar, bertaraf olacaklarını bilirler… çünkü “farklı olanla birlikte yaşama” prensibi isteseler de istemeseler de bilinçaltlarına yerleşir. İster A düşüncesine sahip olsun, ister B düşüncesine hiç fark etmez. İnsan olma paydasında buluşur, birlikte yaşamanın bir yolunu bulurlar. İnsan değerlidir okuyanlar için… insan önemlidir… insan kıymetlidir… hele insan olmak… inanılmazdır…



Diyorum ki… açıkçası okuyarak, bilgi ile beslenerek ve sorgulayarak büyütüldüğüm için, sizi etkileyen şeyler yazabiliyorum bence… bunları da niçin söylüyorum biliyor musunuz sevgili okurlar… aranızda anne/babalar ve anne/baba adayı gençler var biliyorum… lütfen evlatlarınıza düşünmeyi öğretin… düşünmekten korkmamaları gerektiğini de…

…çünkü düşünceden uzaklaşınca… sistemi eleştirmekten uzaklaşınca… bildiği ve sağlıklı bilgi ile ulaşılmış doğruları savunmaya başlayınca korkuyoruz biz Türk milleti… militan mı olacak başımıza diye… olsun…! Herhangi bir düşüncenin savunucusu olsun…!

…çünkü herhangi bir düşüncenin savunucusu olmayınca… herhangi bir ideolojiye yaklaşmayınca, hamburger ve colaya yaklaşmaya başlıyorlar…! Amerikanvari düşünüyorlar…! yani anlayacağınız gibi düşünmüyorlar J düşünemiyorlar…! Sadece dans… sadece müzik… sadece eğlence… sadece cinsellik… sadece “…ohaaa falan oldum yani”den öteye gitmeyen bir durumla donanıyorlar…

…sonuç…?

Hüsran… evet… sonuç hüsran… geçmişte evrensel meselelerden dolayı tartışan gençler, günümüzde kız meselesi nedeniyle cinayet işliyor… sevgilisiyle rahat rahat ilişki yaşamak için kendi öz anne/babasını öldürüyor… paranın saadet ve mutluluk getireceğini zannettiği için, üç kuruşa bedenini satıyor… gayrimeşru yollardan bedenine giren bebeğini çöp sepetlerine atıyor… eroin, uyuşturucu, madde bağımlısı oluyor…

Ne yalan söyleyeyim… bir gün bir çocuğum olacaksa, şansımı “düşünen” evlattan yana yaparım… “sorgulayan”… hayatına dair sağlıklı bilgileri okuyarak edinen bir evladım olsun isterim… A düşüncesine sahip olur veya B… bence hiç mi hiç fark etmez… aslında elbette benim değerlerime sahip olsun isterim… çünkü benim yaşamımı belirleyen değerlerin çok evrensel doğrular olduğuna inanıyorum… ama benim sınırlarımın bittiği, kendi sınırlarıyla devam edeceği hayatında öncelikle  ilkeler olmasını isterim… prensipleri olmalı… hayat karşısında bir duruşu… değer yargıları… paranın satın alamayacağı değerlerle donanmalı… işte o zaman “insan” yetiştirdim diyebilirim…

…ve son olarak…

Kuru kuruya evlat istemekle olmuyor… biliyorum…! O çocuğun anne/babası olmayı başarmak lazım… düşünen/ sorgulayan/ hayata söylenecek sözleri olan/ prensip sahibi/ donanımlı/ okuyan/ araştıran/ merak eden/ önyargısız/ dengeli/ kişilikli anne-babalar olmak lazım…

Sevgiyle kalın…

mehtapkayaoglu@gmail.com
(Psikolog&Psikoterapist)
Tel: (0216) 449 01 53-63
POZİTİF Psikolojik Araştırmalar Enstitüsü

Gandi'nin değeri!

18/2/2009

Gandi'nin değeri!




HAŞMET BABAOĞLU



Üzerine elbise niyetine sardığı teni dağlayan pamuklu bir bez parçasından, ucuz bir cep saatinden, ince tel gözlükleri ve tabanları aşınmış sandaletlerinden başka eşyası olmadı.
Ha, bir de o pirinç çanağı!
Siyasal amaçlı açlık grevlerinin ve dinsel gerekçeli haftada bir gün tuttuğu orucun dışında karnını doyurmak için kullandığı küçük pirinç çanağını yanından ayırmazdı...
Ama sevgi dolu ve mangal gibi bir yüreği...
Işıl ışıl bir zihni...
Cılız gövdesiyle kıyaslanmayacak kadar güçlü bir kişiliği vardı....
Manevi liderdi.
Yenilmez bir savaşçıydı.
Ve eşsiz bir barışçıydı.
Hindistan 'ın bağımsızlığının kurucusu, İngiliz sömürgeciliğinin çanına ot tıkayan pasif direniş ve sivil itaatsizlik hareketlerin önderi Mahatma Gandi 'den söz ediyorum.
Önümüzdeki ay Gandi'in o meşhur gözlüğü, sandaleti, cep saati ve pirinç çanağı New York'ta müzayedeyle satışa çıkacak.
Müzayede dünyası heyecan içindeymiş...
Güler misin ağlar mısın?
Düzen bu işte!
Gandi'nin değerli düşünce ve eylemleriyle ilgilenen pek kalmayabilir.
Onun yoksunluk ve yoksulluğu bir yaşam biçimi olarak seçme nedeni unutulabilir.
Ama o tel gözlük ve saat var ya...
Onlar " değerli " şimdi...
Çünkü madem ki tarihe damgasını vurmuş ünlü bir kişiye aitler.
Müzayede uzmanlarının ellerini ovuşturması için bu kadarı yeterlidir.
O gözlüğü ülkesinden nihayet çekip gitmeye hazırlanan İngiliz birliğinin komutanı albaya hediye ederken şöyle demişti Gandi:
"Bana özgür Hindistan'ı gösteren bu gözlüktü."
Ya o cep saati?
Kimbilir, eşyaları açık artırmaya çıkartan ve adının saklı tutulmasını isteyen Amerikalı'nın eline nasıl geçti?
Çünkü o Zenith marka saati yeğeni Abba'ya hediye etmişti Gandi.
1948'te vurulduğunda kollarının arasında can verdiği yeğenine...
Ne garip!
Ne sinir bozucu!
Üç parça eşyanın değeri sürekli artıyor, artacak.
Gelecek ay yeni "sahibi"ni bulacak o gözlük!
Birkaç yıl sonra da müzayede değeri belki iki ya da üç misline çıkacak.
Sonra mesela
O koleksiyoner...
Gandi'nin " düşüncelerinize dikkat edin, davranışınız olurlar... davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınız olurlar... alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakteriniz olurlar ve... karakterinize dikkat edin, kaderiniz olurlar... " sözlerine hiç aldırış etmeyecek!
Açıp bir Gandi biyografisi okumak bile içinden gelmeyecek...
Ama ara ara camekanından çıkartıp o gözlüğü...
Elinde evirip çevirecek hayranlıkla...
Aşkla okşayacak tel çerçevesini...
Öyle bir dünya bu!

maxpayna notu : müslümanlar gandhi ismi yerine muhammed ismini koyarak tekrar okur ise önemli sonuçlar çıkacaracağına inanıyorum...